Sağlık HukukuHEKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞU

Hekimin hukuki sorumluluğunu doğuran birden çok ve değişik sebepler mevcuttur. Bu sebepler sorumluluğun kaynağının belirlenmesinde önemli bir rol oynamakla birlikte gidilecek hukuki yolları da seçmede önem arzetmektedir.

Hekimin hukuki sorumluluğunun kaynakları şunlardır:

  • Sözleşme öncesi görüşmelerden doğan sorumluluk, (Culpa İn Contrahendo)
  • Haksız fiil,
  • Vekâletsiz iş görme
  • Sözleşme

Taraflar arasında herhangi bir sözleşme ilişkisinin olmadığı haller de uygun düştüğü oranda, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme ve vekâletsiz iş görme hükümleri uygulanır. Ancak hekimin hasta karşısında sorumluluk sebebi olarak sözleşme en çok karşılaşılan sorumluluk kaynağıdır.

Hekimlik sözleşmesi, hekim ile hasta veya kanuni temsilci arasında gerçekleştirilir. Hekimlik sözleşmesinin hukukî niteliği konusu itibariyle bir edimin yerine getirilmesinin üstlenildiği vekâlet sözleşmesidir. Hekimlik sözleşmesinin kuruluşu ve sona ermesine ilişkin hükümler uygun düştükleri oranda vekâlet sözleşmesi hükümlerine tabidir. Hekimin, sözleşme ile üstlendiği tıbbî teşhis ve tedavi edimini sözleşmede kararlaştırılan şartlara aykırı olarak hiç veya gereği gibi ifa etmediği durumlarda sorumluluğu söz konusu olur.

Hekimin hukuki sorumluluğunun söz konusu olabilmesi için sözleşmeye aykırı davranışın yanı sıra hekimin kusurlu olması, hastanın bu kusurlu davranıştan dolayı zarar görmesi ve kusurlu davranış ile zarar arasında uygun bir nedensellik bağının bulunması durumunda, he- kim hastaya verdiği zarardan sorumludur. Hasta maruz kaldığı zarardan dolayı hekim maddi ve manevi tazminat talep edebilir.

Hekimin hukuki sorumluluğu anılan sorumluluk kaynakları dışında doğrudan doğruya kanundan kaynaklanan bir olgunun gerçekleşmesi sonucunda da doğabilir. Bu durumda, yardımcı kişinin sorumluluğu gibi kusursuz sorumluluk halleri söz konusu olur.

Hekimin hukuki sorumluluğuna ilişkin daha fazla ayrıntı için literatürdeki Hekimin Hukuki Sorumluluğu başlıklı makaleyi okuyabilirsiniz.

HEKİMİN SÖZLEŞME ÖNCESİ (CULPA İN CONTRAHENDO) SORUMLULUĞU

HEKİMİN SÖZLEŞME ÖNCESİ (CULPA İN CONTRAHENDO) SORUMLULUĞU

Hekimin hukuki sorumluluğu kapsamında daha teşhis tedavi veya ameliyat gibi işlemler başlamadan gerçekleşen sorumluluğa sözleşme öncesi sorumluluk denir. Diğer adı culpa in contrahendo sorumluluğudur.

Culpa in contrahendodan kaynaklanan sorumluluk, sözleşme kurulması surecinde, sözleşmenin kurulması amacıyla hukukî değerlerini birbirlerinin etkisine açan tarafların, hem yaşam, sağlık ve mülkiyet, hem de malvarlığına ilişkin değerlerinin diğer tarafça korunacağına ilişkin güvenin boşa çıkmasın- dan dolayı sorumluluktur.

Sözleşme kurma niyeti olmaksızın sözleşme görüşmelerinde bulunmak; sözleşme görüşmelerini uygun olmayan bir zamanda yarıda bırakmak; karşı tarafın menfaatlerini yete- rince açıklamada bulunmayarak gereği gibi dikkate almamak; özensiz bir şekilde bilgi ve öğüt vermek; koruma ve muhafaza yükümlerinin ihlal edilmesi Culpa in Contrahendo olarak kabul edilen durumlardır. Culpa in Contrahendo durumunda hekimin hukuki sorumluluğunun doğup doğmayacağı hususu net olmadığından iyi araştırılmaldır.

Culpa in Contrahendo’dan doğan sorumluluk, Türk hukukunda, kanuni veya edim yükümlerinden bağımsız borç ilişkisi teorisine ve aynı zamanda TMK. m. 2 de yer alan dürüstlük kuralına dayandırılmaktadır. Fikren Eren’e göre Culpa in contrahendo, sözleşme görüşmelerinden ya da sözleşme görüşmeleri esnasındaki kusurdan doğan sorumluluk ifadesine karşılık gelmektedir.

Hekimin hukuki sorumluluğu, hekim ile hasta arasındaki ilişkinin en önemli kaynağı olan sözleşmesel ilişkiden kaynaklansa da, hekimin Culpa in Contrahendo’dan da sorumluluğu doğabilir. Hekim sözleşme görüşmeleri öncesinde kusurlu olarak, hastasının zarar görmesine neden olur ise bu zararı tazmin etme yükümlülüğü altına girer.

Hekimin hukuki sorumluluğu saptanırken hekimin, uzmanlık alanına girmeyen bir konuda kendisine başvuran hastaya, gerekli teşhis ya da tedaviyi yapabilecekmiş izlenimi vererek oyalaması; gerek olmadığı halde cerrahi bir müdahaleye ikna edebilmek için sağlık durumu ile ilgili yanıltıcı bilgi vermesi ya da herhangi bir tıbbi müdahaleye gerek olmadığını söyleyerek hastayı oyalaması gibi durumlarda, hekimin Culpa in Contrahendo sorumluluğundan bahsetmek mümkündür.

HEKİMİN VEKALETSİZ İŞ GÖRME SORUMLULUĞU

HEKİMİN VEKALETSİZ İŞ GÖRME SORUMLULUĞU

Hekimin hukuki sorumluluğunu doğuran bir diğer husus ise vekaletsiz iş göreme eyleminden kaynaklanmaktadır. Hekim ile hasta arasında herhangi bir sözleşme ilişkisinin olmadığı ve hastanın rızasının da olumlu ya da olumsuz yönde var olmadığı durumlarda, hekimin, hastanın yararına tıbbî bir müdahalede bulunması halinde vekâletsiz iş görmeden söz edilmektedir.

Vekaletsiz iş görme durumuna örnek vermek gerekirse kendisini sağlıklı olarak ifade edemeyen ya da bilinci kapalı bir hastaya, hekimin tıbbi kurallar kapsamında yapacağı müdahale Türk Borçlar Kanunu m. 526-527 ile düzenleme altına alınan vekâletsiz iş görme olarak değerlendirilir ve hukuka uygun görülür.

Benzer şekilde bu yönde hekimin hukuki sorumluluğu, bir toplantı ya da seyahat esnasında bir anda fenalaşan bir kişiye, yakında bulunan bir hekimin ilk müdahalede bulunması yine vekâletsiz iş görme hükümlerine göre değerlendirilir. Bu hallerde, hastanın varsayılan rızasına ve üstün yararına uygun bir tıbbî müdahale olduğundan, bunun haksız bir fiil olarak değerlendirilmesi mümkün olmaz (TMK. m. 24/II.)

Hekimin hukuki sorumluluğu araştırılırken vekâletsiz iş görme hükümlerine başvurulan bir başka durum ise, ameliyat devam ederken bek- lenmeyen ve hayati önem taşıyan bir durumun ortaya çıkmasıdır. Kural olarak hekim, hastasını aydınlatarak rızasını almış ve yapacağı tıbbî müdahale bu şekilde başlamıştır. Ancak, tıbbî müdahale devam etmekte iken daha önceden tespit edilememiş olan hayati bir durum ortaya çıkarsa ve hekim hastasının rızasını almadığı halde (ya da varsayılan rızasına dayanarak) ameliyata devam ederse yine vekâletsiz iş görmüş kabul edilir. Hekimin buradaki amacı hastanın ağır bir zarara uğramasını engellemek ya da hastanın hayatını kurtarmaktır.

Hayat kurtarma amacıyla hareket eden hekim, hasta ile aralarında hekimlik sözleşmesi var olsaydı, göstermesi gereken özeni göstermekle yükümlüdür (TBK. m. 527). Vekâletsiz olarak tıbbî müdahaleyi gerçekleştiren hekimin bu fedakârlığı, ona sözleşmeye dayalı olarak tedavi yapan hekime nazaran daha az özenli hareket etme hakkı vermez.

Hastayı ağır bir zarar tehlikesinden korumak için müdahalede bulunan hekime sadece zorunlu ve faydalı masrafların (TBK. m. 529/I) değil, mutad bir tedavi ücretinin de ödenmesi gerektiği kabul edilmektedir. Hastanın gerçeklesen tıbbi müdahale sonrasında icazet vermesi halinde ise, hekim ve hasta arasında normal bir hekimlik sözleşmesi ilişkisi ortaya çıkacağı için hekimin hukuki sorumluluğu kapsamında ücret ödenmesini talep hakkı da kıyas yolu ile uygulanan genel hükümlere göre doğacaktır.

HEKİMİN HAKSIZ FİİLDEN SORUMLULUĞU 

HEKİMİN HAKSIZ FİİLDEN SORUMLULUĞU 

Hekimin hukuki sorumluluğu belirlenirken sorumluluk kaynağı olarak bakılan hususlardan biri de hekimin eyleminin haksız fiil kapsamında olup olmayacağıdır. Hasta ve hekim arasında geçerli bir sözleşme ilişkisi yok ise, vekâletsiz iş görmenin şartları da mevcut değilse, hekim haksız fiil nedeniyle sorumlu tutulabilir.

Bazen hekim ile hasta arasında kurulmuş geçerli bir hekimlik sözleşmesi olsa bile, hekimin hastanın beden ve ruh bütünlüğüne yönelik her türlü davranışı aynı zaman da haksız fiil de teşkil edebilir. Örneğin, hekimin kendinden beklenen dikkat ve özeni göstermeyerek, hasta organ yerine sağlıklı organı ameliyat etmesi ve maddi-manevi zarara neden olması, sözleşme ile üstlendiği yükümleri ihlal etmesi nedeniyle sözleşmeye dayanan sorumluluğuna sebep olacağı gibi, aynı zamanda haksız fiil sorumluluğunu da doğurur. Dolayısıyla, hasta böyle bir durumda, hekimin hukuki sorumluluğu kapsamındaki tazminat talebini TBK. m.49’ da düzenlenmiş olan haksız fiil hükümlerine de dayandırabilir.

Hekimin hukuki sorumluluğunun birden çok kaynağının olmasına dair düzenleme TBK m. 60’da yer almaktadır. Buna göre; “Bir kişinin sorumluluğu, birden çok sebebe dayandırılabiliyorsa hâkim, zarar gören aksini istemiş olmadıkça veya kanunda aksi öngörülmedikçe, zarar görene en iyi giderim olanağı sağlayan sorumluluk sebebine göre karar verir” hükmü yer almaktadır. Bu hükümde de belirtildiği üzere, bir davranışın hem haksız fiil hem de borca aykırılık teşkil edebilmesi mümkündür.

Hekimin ameliyat sonucu hastanın karnında makas unutmasında, hem sözleşmeye aykırılık hem de haksız fiil durumu söz konusudur. Borçlar Kanunu m. 60 hükmü, doktrin ve uygulamadaki yenilikle göz önüne alınarak, bir kişinin sorumluluğunun bir den çok hukuki sebebe dayandırılabilmesi durumunda hâkimin, kanunda aksine bir hüküm yoksa zarar görene en iyi olanağı sağlayan sorumluluk sebebine göre karar vermesi hakkaniyete uygun olandır.

Hekimin hukuki sorumluluğunun sözleşme kaynaklı olması ile haksız fiil kaynaklı olması arasında, aslında temelde bir farklılık yoktur. Her iki sorumluluk kaynağında da hekimin, hastanın kendi geleceğini belirleme hakkına saygı gösterilmesi, yaşam, sağlık ve vücut bütünlüğünü korunması ve tıbbî müdahalenin güvenli bir şekilde özenli olarak sunulmasını amaçlayan bir dizi yükümlülüğü vardır.

Bununla birlikte yardımcı kişilerden dolayı sorumluluk ve kusurun ispat yükü açısından farklı hükümlere tabidirler.

  • Hekimin hukuki sorumluluğu sözleşmeye dayanması durumunda, zamanaşımı için TBK. m. 146, yardımcı kişinin sorumluluğu için TBK. m. 116, kusurun ispatı için ise TBK. m. 112 hükmüne tabidir.
  • Hekimin hukuki sorumluluğu haksız fiile dayanıyorsa zamanaşımı için TBK. m. 72, yardımcı kişinin sorumluluğu için BK. m. 66, kusurun ispatı için ise BK. m. 49 hükümlerine tabidir 

HEKİMİN SÖZLEŞMEDEN DOĞAN SORUMLULUĞU

HEKİMİN SÖZLEŞMEDEN DOĞAN SORUMLULUĞU

HEKİMLİK SÖZLEŞMESİ VE UNSURLARI

Hekimlik sözleşmesi, “Serbest çalışan bir hekim ile hastası veya kanunî temsilcisi arasında yapılan ve hekimin öncelikle tıp bilimi ve uygulamasının öngördüğü esaslar çerçevesinde gerekli teşhisi koymak ve konulan teşhise en uygun tedaviyi seçip uygulamak yükümlülüğünü içeren bir ilişki” olarak tanımlanmıştır.

Aynı şekilde doktrinde yapılan hekimlik sözleşmesinin diğer bir tanımı ise, “Hekimlik sözleşmesi öyle bir sözleşmedir ki, serbest çalışan hekim bu sözleşme ile hastasının menfaatine ve iradesine uygun olarak, tıp bilimi ve uzmanlığının öngördüğü esaslar çerçevesinde ve bir ücret karşılığında, bir teş- his koyma ve konulan teşhise en uygun tedaviyi seçip uygulamayı, bir zaman kaydına bağlı olmaksızın ve sonucun elde edilmesi taahhüdü altına girmeksizin üstlenir” şeklindedir. Hekimin hukuki sorumluluğu belirlenirken sözleşmenin kurulup kurulmadığı özellikle değerlendirileceğinden sözleşmenin unsurlarına bakmak gerekir.

Hekimin hukuki sorumluluğu kapsamında kurulan hekimlik sözleşmesinin unsurları şunlardır:

1-Tarafların Serbest (Bağımsız) Çalışan Hekim ve Hasta Olması

Hekimlik sözleşmesinin ilk temel unsuru, sözleşmenin taraflarına ilişkin olarak karşımıza çıkmaktadır. Sözleşmeden kaynaklanan asli edim yükümünün konusu tıbbî teşhis ve tedavi borcunu üstelenen tarafın ya kendi adı ve hesabına işlettiği bir muayenehanenin sahibi sıfatıyla serbestçe çalışan ya da özel poliklinik, dal ve tıp merkezleri ve hastane gibi özel sağlık kuruluşlarını işleten bir hekim olması gerekir.

Teşhis ve tedavi fiillerinden söz edebilmek için, öncelikle bunu yapmaya yetkili bir kişi tarafından yapılmış olması gerekir. Hatta bazı yazarlar, tıbbî müdahalenin hukuka uygunluğu için gerekli şartlardan birini müdahalede bulunanın hekim olması, unsurunun oluşturduğunu iddia etmektedirler. Zira hekimin hukuki sorumluluğu için hekimlik şartlarını sağlayan ve mesleği yapabilen biri aranır.

Türkiye’de hekim olarak görev yapabilmek için Tıp Fakültesi diplomasına sahip olmanın yeterli olduğu belirtilmiştir. Bunun yanında ayrıca hekimlerin uzmanlık diplomalarının olması aranmamıştır. Ancak, Tıpta Uzmanlık Tüzüğü’nde yapılan düzenlemeler doğrultusunda, belirli bir dalda uzman olmak ve bunu ilan etmek bakımından uzmanlık belgesine sahip olmak gerekmektedir.

Türk hukukunda kural olarak, genel uzmanlığın çalışma alanı özel uzmanlık dallarının varlığına rağmen sınırlandırılmamıştır. Uzmanlık belgesinin arandığı haller sadece belirli bir dalda uzman olmak ve bunu ilan etmek bakımından gerekir. Yoksa pratisyen hekimler de her türlü tıbbi müdahalelerde bulunabilirler. Hekimler, uzmanlık seviyelerine göre, “pratisyen hekimler” ve “uzman hekimler” olmak üzere iki ayrı gruba ayrılırlar. Pratisyen hekimler, sadece lisans eğitimine dayalı olarak tıp mesleğini icra eden kişilerdir. Uzman hekimler ise, lisansüstü eğitim görmüş kişilerden oluşur.

Hukukumuz bakımından uzmanlık eğitimi, 26.04.2014 tarihli Tıp ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Yönetmeliği çerçevesinde gerçekleştirilmektedir. Uzman hekimler, kendi ihtisas sahalarına göre isimler alırlar ve bu dala ilişkin cerrahi müdahaleleri yapabilirler. Buna paralel olarak Tababet Ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 23. maddesi de, “önemli cerrahi müdahaleler”in yapılabilmesi için ihtisas diplomasını aramaktadır. Hekimin hukuki sorumluluğunda ihtisasa özellikle dikkat edilmektedir.

Buna göre, genel ve belli bir bölgeye ait his iptali ile yapılan büyük ameliyatların uzman hekimler tarafından yapılacağı hükmünü getirmiştir ki bu maddeye göre, özel cerrahi uzmanlık almamış hekimler, ancak zorunlu uzman bulunmaması, getirilme olanağının olmaması gibi durumlarda hastaya müdahalede bulunabilirler. Diğer bir ifadeyle, normal şartlarda bu tur müdahaleler, pratisyen hekimler tarafından yapılamaz. Yargıtay da kararlarında hekimin hukuki sorumluluğu ile ilgili olarak bu duruma değinmektedir.

Ayrıca 3153 sayılı Kanunun 1. ve 2. maddelerine göre, “röntgen şuası, radyum emisyonu yahut radyum mürettebatı ile veya her türlü elektrik aleti ile teşhis ve tedavi yapmak bu dalda uzmanlığı gerektirir” hükmünü ihtiva etmektedir

2-Hekimin Tıbbî Müdahalede Bulunması

Hekimin hukuki sorumluluğu için ortada hekim tarafından yapılmış bir eylemin olamsı gerekmektedir. Hekimlerin, hastaları ile yapacakları sözleşme sınırları içerisinde hastaya karşı üstlendikleri temel borçları, teşhis ve tedaviyi de içine alan tıbbî müdahalede bulunmaktır. Sözlük anlamına göre, teşhis “hastalığın, bulgularına bakarak ne olduğunu tespit“tir. Teşhisin bir başka anlamı ise, bir hastalığın diğer bir hastalıktan ayırt edilmesidir.

Teşhis, birçok fiili kapsayan bir özelliğe sahiptir. Hastaya, ailesine soru sorulması, göğsünün dinlenmesi, hastanın vücudunun elle yoklanması, konsültasyon yapılması, özel aletlerin kullanılması, laboratuvar incelemelerinin yapılması teşhis fiilini oluşturmaktadır.

Tedavi ise, bir hastalığı tıbbî metotlarla teşhis ettikten sonra ona göre iyi olması için vasıtalar tatbik veya tavsiye etmektir. Tedavi fiili, tıpkı teşhis gibi geniş bir kapsama sahip bulunmakta ve bir hastalığın veya rahatsızlığın iyileştirilmesi veya hafifletilmesine yönelen bütün fiilleri içine almaktadır. Hastalığı iyileştirmeye veya hafifletmeye yönelen hareketlerin, tıbbî niteliklere sahip olmaları gerekir.

Ayrıca tedaviyi gerçekleştiren fiillerin, tıp bilimince kabul edilen metod ve etkinliği denenmiş olması gerekir. Bu fiiller tıbbî, cerrahi ve psikolojik nitelikte olan fiillerdir. Hekimin hukuki sorumluluğu bu fiillerden kaynaklanmaktadır.

3-Hastanın Belirli Bir Ücret Ödemesi

Tıbbî teşhis ve tedavi hizmeti sunan tarafın hekim olmasından dolayı taraflar arasında meydana gelen sözleşmenin niteliği vekâlet sözleşmesidir. Çünkü hekim vekâlet sözleşmesinde belirtildiği gibi belli bir edimi yerine getirmeyi üstlenmektedir. Asla belli bir sonucu üstlenmemektedir. Sadece hastanın, hasta- lığı ile ilgili gerekli teşhis ve tedavi edimini üstlenmektedir. Estetik müdahaleler gibi sonuç taahhüt eden işlemlere dair sözleşmeler ise eser sözleşmeleridir.

Hastanın, başta gelen yükümlülüğünün ücret ödeme olması, vekâlet sözleşmesini ivazlı hale getirir. Çünkü Borçlar Kanununun vekâleti düzenleyen hükümlerine göre ücret, vekâlet sözleşmesinin zorunlu bir unsuru değildir. Ancak, mukavele ve teamül varsa vekil ücrete hak kazanır (TBK. m. 502/III). Hekimin hukuki sorumluluğu kapsamında verilen ücret üzerinden hesaplanarak talep oluşturulur.

Uygulamada hekimlik sözleşmeleri ücret karşılığında yapılmaktadır. Bundan dolayı, hekimlik sözleşmesinin tarafı olan hasta veya kanuni temsilci, hekimin sunduğu tıbbî hizmete karşılık olarak daha önceden belirlenmiş belli bir miktar ücreti ödemekle yükümlüdürler. Zira tıpkı vekilin maddî isleri görmek üzere üstlendiği vekâlet durumlarında olduğu gibi, hekimlik sözleşmesi yapan bir hekimin de hastasına karşı tıbbî müdahale türünden bir maddi nitelikli iş görme edimini ifa taahhüdü söz konusudur.

Bu duruma, Türk Borçlar Kanunu’nun 502/ II fıkrasında yer alan, “vekâlete ilişkin hükümler niteliklerine uygun düştükleri ölçüde, bu Kanunda düzenlenmemiş olan iş görme sözleşmelerine de uygulanır” biçimindeki hüküm gereğince, hekimlik sözleşmesiyle tıbbî teşhis ve tedavi edimini üstlenen hekimin vekil konumunda kabul edilmesi sözleşmenin tanımına da uygundur.

Ücret karşılığında iş görmenin teamülden olduğu hallere hekimlerin, mimarların, özel öğretmenlerin, bankaların hizmetleri örnek olarak gösterilebilir. Kaldı ki, söz konusu alanlarda taraflar ücret konusunda herhangi bir anlaşma yapmasalar bile, bir ücretli vekâlet sözleşmesinin kurulduğu kabul edilmektedir.

Serbest çalışan hekimin ücrete hak kazanacağına ilişkin kanuni düzenlemeler de bulunmaktadır. Bunlardan biri TDN m. 33’dür. Bu maddeye göre, “Her çeşit cerrahi müdahale, doğum, fizikoterapi, radyoterapi, diş tababeti tedavileri ve tabibin sıkı nezaretini gerektiren sürekli kürler için hastalardan maktu bir ücret istenebilir.” şeklindedir.

Ücrete ilişkin kanundan kaynaklanan diğer bir düzenleme ise, Sağlık Hizmetleri Temel Kanununda yer almaktadır. Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu (SHTK), sağlık hizmetleri ile ilgili temel esasları belirlerken ücretle ilgili olarak m.3/c de yaptığı düzenlemede şu ifadeye yer vermiştir: “….. Gerek görüldüğünde özel sağlık kuruluşlarının her türlü ücret tarifeleri Sağlık Bakanlığınca onaylanır. Kamu kurum ve kuruluşlarına ait sağlık kuruluşları veya sağlık isletmelerinde verilen her turlu hizmetin fiyatları Sağlık Bakanlığınca tespit ve ilan edilir.” şeklindedir. Serbest çalışan hekimlerin alacakları asgari ücret ise Türk Tabipleri Birliği tarafından düzenlenmektedir. Hekimin hukuki sorumluluğu söz konusu olduğunda hesaplamalar bu ücretler dikkate alınarak yapılmaktadır.

4-Tarafların Anlaşması

Hekimlik sözleşmesinin tamam olabilmesi ve hekimin hukuki sorumluluğunun kabulü için, tıbbî teşhis ve tedavinin gerçekleştirilmesi ile buna karşılık olarak belirlenen ücretin değiştirilmesi hususunda tarafların anlaşmaları gerekir. Bilindiği üzere rızaî sözleşmeler tarafların yalnız irade açıklamaları ile meydana gelirler. Bunların oluşması için tarafların rızasından başka bir şeye örneğin muayyen bir merasime uymaya gerek yoktur.

Hekimlik sözleşmesinde değiştirme taahhüdünü taşıyan icap ve kabul, bu sözleşme ne şekilde yapılmış olursa olsun, sözleşmenin kurulması için gerekli ve yeterli unsurdur. Hekimlik sözleşmesi her zaman açık bir kabul beyanıyla gerçekleşmez.

Öyle durumlar vardır ki, bazen tarafların sosyal tipteki davranışları irade beyanı anlamına gelir. Örneğin, acile kaldırılan bir hastanın ilgili birime götürülmesi, hasta veya kanunî temsilcisinin hastalığın türüne göre hekimden randevu almalarında olduğu gibi. Bütün bu durumlarda sözleşme taraflar arasında zımnî olarak kurulmuştur.

Hekimlerin özel muayenehane açmaları ve şartları belirleyip ilan etmeleri ve hasta veya temsilcisinin ilgili kurum veya kuruluşa başvurmalarıyla zımnen de olsa taraflar arasında sözleşme gerçekleşmiş olur. Hekimin hukuki sorumluluğu tarafların anlaşması sonucu hekimin müdahaleye yetkili hale gelmesi ile başlar.

SÖZLEŞMEDEN DOĞAN HEKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞUNUN ŞARTLARI

1-Sözleşmenin Varlığı ve Geçerliliği

Hekim ile hasta arasında tedavi amacıyla gerçekleştirilen sözleşmenin hukuki niteliğinin vekâlet sözleşmesi olmasından dolayı, hekimin sözleşme gereği sorumluluğunun söz konusu olabilmesi için, öncelikle hasta ile arasında geçerli şekilde kurulmuş olan bir vekâlet sözleşmesinin bulunması gerekir. Zarar, sözleşmenin ihlali, uygun illiyet bağı ve kusur sözleşmeden doğan hekimin hukuki sorumluluğu için gereklidir.

Hekim ile hastası arasında yapılan sözleşmenin hukuki niteliği yukarıda da açıklamış olduğumuz üzere, vekâlet sözleşmesi niteliğindedir. Vekâlet sözleşmesinin özelliği, maddî fiillere ilişkin olmasıdır. Burada, vekil (hekim) müvekkili için hukukî muameleler ve benzeri işler yaparak haklar kazanması ve borçlar yüklenmesi söz konusu değildir. Kanunda öngörülmemiş her çeşit maddi fiillerin yapılması bu çeşit vekâletin içeriğine dâhildir. Örneğin, Hekiminin hastasını tedavi etmesi gibi.

Hekimin yapacağı hekimlik sözleşmesi, genel hükümlere tabidir. Yani, tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanında bulunmalarıyla sözleşme kurulmuş olur. İrade açıklaması açık veya kapalı olabilir (TBK. m.1/I-II).

Hekim ve hasta veya kanuni temsilci arasındaki sözleşme açık irade beyanıyla kurulabileceği gibi zımnî irade beyanı ile de kurulabilir. Sözleşmenin kurulabilmesi için irade beyanlarının belli bir şekilde olmasına gerek yoktur. Çünkü sözleşmenin kurulmasında şekil serbestîsi geçerlidir. Hekimin, hastayı muayene etmek üzere hastasının tansiyonunu, şekerini ölçmesiyle sözleşme kurulur.

Tarafların ehliyeti konusunda da genel esaslar uygulanır. Dolayısıyla, tam ehliyetliler ve sınırlı ehliyetliler hekimlik sözleşmesini tek başlarına yapabilirler. Hekimlik sözleşmesi Türk Medeni Kanunu’nun 16. maddesinin 2. cümlesinde belirtilen kişiye sıkı sıkıya bağlı olan hakların kullanılmasında yasal temsilcinin rızasının gerekli olmadığı hallerden olup sınırlı ehliyetsizler de hekimlik sözleşmesi yapabilirler.

Bunun yanı sıra ikinci bir görüş de, özellikle sınırlı ehliyetsiz durumundaki kişinin korunması için, kanuni temsilci tarafından yapılması gerektiği üzerinde durulmuştur. Bunun gerekçesi olarak da, kıyasen TŞSTİDK’nun 70. maddesinin “veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı takdirde rıza şart değildir” düzenlemesi dayanak gösterilmiştir.

Tam ehliyetsizler, temyiz kudretine sahip bulunmayan kişilerdir. Bu kişilerin fiil ve dolayısıyla hukuki işlem ehliyetleri yoktur. Tek başlarına herhangi bir hukuki işlem yapmaları mümkün olmadığı gibi, TBK. m. 65’de düzenlenen istisna dışında hukuka aykırı fiilleriyle verdikleri zararlardan da sorumlu değildirler. Bu nedenle taraflardan birini tam ehliyetsizin oluşturduğu hekimlik sözleşmesinde, sözleşme kanuni temsilci tarafından yapılmalıdır.

Hekimin hukuki sorumluluğuna ilişkin hekim ve hastası arasındaki sözleşme TBK m. 6’da yer verilen zımnî kabulle de kurulabilir. Aynı şekilde taraflar arasında oluşacak sözleşmeye vekâlet hükümleri uygulanacağı için vekâlet sözleşmesinde zımnî kabul özel olarak düzenlenmiştir. Burada genel ve özel iki kural yarışmaktadır.

Bundan dolayı daha özel olan vekâlet sözleşmesinde düzenlenen m. 503 uygulama alanı bulur. Buna göre, “Kendisine bir işin görülmesi önerilen kişi, bu işi görme konusunda resmi sıfata sahipse veya işin yapılması mesleğinin gereği ise ya da bu gibi işleri kabul edeceğini duyurmuşsa, bu öneri onun tarafından hemen reddedilmedikçe, vekâlet sözleşmesi kurulmuş sayılır.”. Maddede yapılan icabın, derhal reddedilmediği takdirde kabul edilmiş sayılacağı yolunda kesin bir karine ifade edilmektedir.

Bu nedenle, bu karinenin, icabın derhal reddedilmediği durumlarda, susmanın kabul niteliğinden ileri gelmediğini ispat etmek suretiyle çürütülmesi mümkün değildir. Söz konusu karine “İşin görülmesi resmi sıfatı veya mesleğinin icabı olanlar” hakkında öngörülmüştür. Bu tür meslek sahiplerinin icabı derhal reddetmedikçe vekâlet sözleşmenin kabul edilmiş sayılması, hizmetlerini kamuya arz etmelerinin ve ruhsatları dolayısıyla faaliyet gösterdikleri alanda bir çeşit tekel sahibi olmalarının sonucudur. Hekimin hukuki sorumluluğunun kaynağının ve öneminin de bunda payı vardır.

Özel olarak çalışan hekimler de meslekî faaliyetlerini devletten aldıkları ruhsata dayanarak icra etmekte olup, aynı zamanda, hastalara karşı vekâlet sözleşmesi ile üstlenmiş oldukları işler, mesleklerinin icaplarındandır. Bu nedenle zımnî kabulü düzenleyen TBK. 503. madde hükmü özel sağlık kurum ve kuruluşları hakkında da uygulama alanı bulur. Hekimlik sözleşmesinin zımnî kabulle kurulması hasta açısından da mümkündür. Hekimin hukuki sorumluluğu çerçevesinde sözleşmenin kurulup kurulmadığı her açıdan araştırılır.

2-Hekimin Sözleşmeden Kaynaklanan Yükümlülüklerinin İhlali

Hekimlik sözleşmesinin asıl edimi üstlenen tarafı olan hekimin sözleşme ile üstlendiği asıl edim ve yan edim yükümlerini hiç veya gereği gibi yerine getirmediği durumlarda TBK m. 112 anlamında hekimin hukuki sorumluluğu doğrar ve sözleşmeye aykırılık söz konusu olur. Hekimin sorumluluğuna gidilebilmesi için öncelikle taraflar arasında yapılan sözleşmenin sınırları ve konusu iyi bir şekilde tespit edilmelidir. Hekimlik sözleşmesinin en belirleyici asli edim olan teşhis ve tedavi edimi ve diğer yan edimler olan aydınlatma, sır saklama, dosyalama yükümlülükleri oluşturmaktadır. Hekimin hukuki sorumluluğu için bu edimlerin yerine getirilip getirilmediği araştırılır.

2.1. Tıbbî Müdahalede Bulunma Yükümlülüğü

Hekim, hastanın iradesine ve menfaatine uygun olarak kendi görev ve yetki alanına giren tıbbî hizmeti ifa etmeyi borçlanmaktadır. Belirtelim ki, hekimin bu şekilde sözleşmenin tarafı olarak algılanabilmesi için, yapılan hizmetin veya ifa konusunun kendi görev ve yetki alanına ilişkin olması şarttır. Hekim hasta ile yaptığı sözleşme gereği üstlenmiş olduğu edimleri hastadan emir ve talimat almadan kendi meslek bilgisini kullanarak hastaya karşı ifa eder. Vekâlet sözleşmesi herhangi bir şekil şartına bağlı olmadan yapılır. Ancak ispat açısından yazılı olması tavsiye edilir. Hekimin hukuki sorumluluğu belirlenirken yazılı bir sözleşme ve tıbbi müdahalenin dayanağına bakılır.

Hekim, hekimlik sözleşmesinden doğan borcunu yerine getirirken, tedavi faaliyetine ilişkin bir kısım işlerin yapılmasını yardımcı kişilere bırakabilir. Bunlar hastaya iğne yapılması, ameliyata hazırlanması, röntgen filmlerinin çekilmesi, hastanın dişlerinin temizliği vb. Hekim bu fiilleri bizzat ifa etmekle yükümlü olmadığı için söz konusu fiiller, yardımcı kişilere bırakılmaya elverişli (TBK. m. 83) işlemlerdendir.

Hekim yanında çalıştırdığı yardımcı şahsın fiillerinden Borçlar Kanunu’nun 116. maddesi çerçevesinde sorumlu tutulur. Ancak bunun için yardımcı şahsın kusurlu olması şart değilse de, hastanın uğradığı zarar ile yardımcı şahsın eyle- mi arasında illiyet bağının bulunması şarttır. Hekim istihdam edenin sorumluluğundan farklı olarak (TBK. m. 66), işi yardımcıya bırakmada, onu seçmede, ona nezaret etme ve talimat vermede kusurlu olmadığını ispatlayarak sorumluluktan kurtulamaz.

Burada, yardımcı kişi sorumlu değildir. Borçlunun sorumluluğunun temeli, farazi kusura dayanır. Yardımcı kişinin zarar verici davranışında bizzat borçlu bulunmuş olsaydı, bu davranış onun için kusurlu sayılacak ise, borçlunun farazi kusuru gerçekleşmiş olur. Buna karşılık borçlu, yardımcı kişinin davranışında bulunsa idi, bu onun için de kusurlu bir davranış sayılmazsa, borçlu bu durumu ispat ederek sorumluluktan kurtulur.

Hasta, hekimin bürosunda veya hastanesinde çalışan diğer personeli (TBK. 49) sorumlu tutabilir. Çünkü hasta ile personel arasında herhangi bir sözleşme yoktur.

Hekim, hastası ile arasında yapılan sözleşme gereği, hastasının kural olarak tıbbî müdahalesini bizzat gerçekleştirmek zorundadır. Ancak, hekim, bazı hallerde yerine başkasını getirebilir; yani, sözleşmeyle üstlenmiş olduğu tıbbî edim borcunu, denetimi söz konusu olmaksızın üçüncü bir şahsa aktarır. Bu duruma ikâme adı verilmektedir.

2.2. Hekimin Aydınlatma Yükümlülüğü

Hekim ile hastası arasında yapılan sözleşme güven ilişkisine dayanmaktadır. Hekimin hukuki sorumluluğu en başta aydınlatma yükümlülüğüne dayanır. Aydınlatma yükümü, taraflar arasında güven ilişkisinin mevcut olduğu ilişkilerde daha da ön plana çıkar. Hekimin hasta üzerindeki her önlemi, hastanın da onayını katılımını gerektirir. Hekim, bizzat hastayı veya kanuni temsilcisini (veli veya vasi), uygulanacak teşhis ve tedavi konusunda aydınlatmak zorundadır. Bu aydınlatma faaliyeti neticesinde, hasta veya kanuni temsilci, uygulanacak tıbbî teşhis ve tedaviye rıza gösterebileceği gibi göstermeyebilir de.

Aydınlatma konusu, hekimin hastasına uygulayacağı müdahaleyi hukuka uygun hale getiren bir durumdur. Aydınlatma yükümü, temellerini Anayasa’nın 17. maddesinden alır. Öyle ki, Anayasa’mızın 17. maddesine göre, kişinin vücudu üzerinde rızası olmaksızın tıbbî müdahalede bulunulamaz.

Bu sebeple, rıza çok önemli bir koşuldur. Hastanın kendisine uygulanacak müdahalelere rıza verebilmesi için onun yeterli düzeyde aydınlatılması gerekir. Anayasanın 17. maddesinin yanı sıra, kişilik hakkını koruma amacına yönelik Medenî Kanun’un 23 ve 24. maddeleri de hukuki dayanak olarak kabul edilebilir. Anayasa ve Medeni Kanun’dan başka hekimin hastayı aydınlatma yükümlülüğünün düzenlendiği özel hükümler de mevcuttur. TŞSTİDK’nun 70. maddesine göre, “bütün tıbbî müdahaleler için yetkili şahsın rızasını almak zorunludur. Rızanın geçerli olabilmesi içinse, hastanın, muvafakat beyanından önce müdahalenin türü, kapsamı ve sonuçları üzerinde aydınlatılması gerekir” hükmü yer almıştır

Bu özel düzenlemelerin yanı sıra, Dünya Tıp Birliğinin (DTB) Lizbon’da 1981 yılında kabul ettiği altı maddeden oluşan bildirinin üçüncü maddesinde de hastanın “Uygun ve yeterli ölçüde bilgilendirdikten sonra tedaviyi ret veya ka- bul hakkı” olduğu ilkesi kabul edilmiştir. Bu bildiriye paralel olarak ülkemizde düzenlenen “Hasta Hakları Yönetmeliğinin 15. maddesinin birinci fıkrasına göre, “hasta, kendisine uygulanacak tıbbî işlemler ile bunların muhtemel sonuçları üzerinde bilgi isteme” hakkına sahiptir.

Hekim ve hasta arasında gerçekleşen sözleşmeden doğan bir yan yükümlü- lük olarak aydınlatma, hekimin vereceği bilgilerle hastanın, uygulanması düşünülen tıbbî müdahale üzerinde serbestçe karar verebilecek duruma getirilmesidir. Çünkü sadece yeterince bilgi sahibi yapılan hasta, önerilen tedaviye razı olup olmama hususunda serbest iradesiyle karar verebilir. Olumlu ve olumsuz yönlerini bilmeden tıbbî müdahaleye muvafakat eden hastanın veya kanuni temsilcinin kendi serbest iradesiyle karar verdiğinden söz edilemez. Hasta veya kanuni temsilci tarafından verilen rıza mutlaka tarafların serbest iradelerine dayanmalıdır.

Aydınlatma yükümlülüğü yerine getirilmesi bakımından hasta veya kanuni temsilciye, tıbbî bulgular ve teşhis hakkında açıklayıcı bilgilerin verilmesi gerekir. Hekim, hastaya tedavi ile müdahalenin türü ve içeriği; muayene sonucu tespit edilen hastalığın tedavi edilemediğinde meydana gelebilecek olumsuz sonuçlar anlatmalıdır. Buna da “süreç aydınlatılması” adı verilir. Bu aydınlatmanın amacı, hastanın daha sonra uygulanacak tedaviye razı olmasını sağlamaktır.

Hastaya veya kanuni temsilcisine ayrıca, tıbbî müdahalenin beraberinde getirebileceği tehlikeler hakkında da bilgi verilmesi gerekir. Bu tehlikelerin yanında hastaya, uygulanacak tedavinin yan etkileri de bildirilmelidir. Bu tehlike ve yan etkilerin bildirilmemesi hekimin hukuki sorumluluğunu doğurur. Örneğin, yaranın iltihaplanabileceği, bir uzvun yeteneğini kaybedebileceği vb. anlatılmalıdır. Bu aydınlatma türüne de “riziko aydınlatması” adı verilir. Riziko aydınlatması, süreç aydınlatmasıyla birlikte hastanın önemli tehlikeleri taşıyan tedaviye razı olmasına yardım eder. Riziko aydınlatması hastaya uygulanacak tıbbî müdahaleye göstereceği rıza için çok önemlidir.

Yukarıda anlatılanlara ek olarak riziko aydınlatmasında hekim, hastasına kendisine vereceği ilaçlar hakkında da gerekli aydınlatmayı yapmalıdır. Çünkü hastanın uygulanacak ilaçlara alerjisi olabilir. İlaçların mutlaka özellikleri has- taya veya kanuni temsilcisine anlatılmalıdır. Aydınlatma türlerinden bir diğeri ise, fiyat aydınlatmasıdır. Hasta bu açıklamalar sonucu müdahalede bulunulup bulunulmamasını talep edecektir. Hekim verdiği bilgilerin doğruluğu konusun- da hastasına karşı sorumludur. Bundan dolayı hastaya bilgi verilirken uygulanacak müdahalelerin devam süreleri ve fiyatları konusunda hastasını doğru bir şekilde aydınlatmalıdır. Ancak hasta daha evvelde aynı hekim tarafından aydınlatılmışsa, bir kez daha aydınlatmaya gerek yoktur.

Hekimin, aydınlatma yükümünün içeriği ve kapsamı, konusunda Türk Hukukunda bir düzenleme bulunmamaktadır. Türk Hukukunda bu alanda en genel düzenleme, TDN’nin 14. maddesidir. Aydınlatma yükümlülüğünün kapsamı her somut olaya göre belirlenir. Bundan dolayıdır ki yükümlülük bazı hallerde ortadan kalkabileceği gibi, bazı hallerde de kapsamı daralıp genişleyebilir.

Hekimin, aydınlatma yükümünün genişlemesinde etkili olan husus, uygulanacak tıbbi tedavinin ivediliğidir. Eğer uygulanacak tıbbi tedavi ivedi değilse, aydınlatmanın kapsamı da genişler. Aksi bir duruma aydınlatma yükümünün kapsamı daralır. Kapsamın genişlediği bir diğer hal ise, hastaya uygulanacak tedaviye bağlı olarak tehlikenin büyüklüğüdür. Örneğin, hastanın diyabetik şeker oranının yüksek olduğu bir dönemde hangi sıklıkla şekerinin ölçülmesi gereği hakkında hekim hastayı aydınlatmalıdır.

Aydınlatma yükümü bazı hallerde ise, tamamen ortadan kalkar ve hekimin hukuki sorumluluğu bu yönden doğmaz. Aydınlatmanın ortadan kalktığı hallere bazen hasta sebep olabilir. Örneğin hasta kendisinin aydınlatılmasını istemeyebilir. Bazı haller ise, hastanın kendi hastalığı hakkında genel rizikoları, bilinen durumlar olduklarından bu tür durumlarda hastanın aydınlatılmasına gerek yoktur. Ancak her ne kadar genel rizikolar hasta tarafından bilinse de, hastalığın nadir de olsa bazı yan etkileri görülebiliyorsa bu durumlar da aydınlatma olmalıdır.

Ancak bu tür genel nitelikteki durumlarda hastanın aydınlatılmasına gerek yoktur. Aydınlatma hasta üzerinde kötü bir tesir bırakıp onu ruhsal bunalıma sokacaksa bu durumlarda da hekim hastayı aydınlatmamalıdır. Bu durumda tedaviyi seçme özgürlüğünü içine alan tedavi özekliği söz konusudur. Aydınlatmanın gerçekleşmesi hasta veya yakınları için anlamsız hale gelmişse bu durumlarda da aydınlatma yükümü ortadan kalkar.

Aydınlatma yükümünün borçlusu olarak hekim, hasta ayırt etme gücüne sahip ise, bizzat hastayı; aksi durumlarda ise, onun yasal temsilcilerini muhatap alarak aydınlatmakla yükümlüdür. Hekim, ayırt etme gücü olmayanın kanuni temsilcilerine hastalığın tedavisi konusunda bilgi vermelidir.

3-Sadakat ve Özen Yükümlülüğü

Hekimin hukuki sorumluluğunda hekimlik sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülüklerin bir diğeri de, “sadakat ve özen gösterme yükümlülüğü”dür. Hekim, hastasıyla yaptığı sözleşme gereği, hastasına sadakat borcu altındadır. Hekim, teşhis ve tedavi faaliyetinde bulunurken sadakat ve özenle hareket etmek mecburiyetindedir (TBK. m. 506/II).

Sadakat borcu, hekimin hastanın sağlığını korumak için gerekli her şeyi yapması, zarar verecek şeylerden ise kaçınmasını ifade eder. Taahhüt edilen işin müvekkilin menfaat ve iradesine uygun şekilde görülmesi esasının bir sonucu olan sadakat borcu, aslında bir üst kavramdır. Özellikle TBK 502 vd. maddeleri anlamındaki vekâlet sözleşmesi bakımından “sır saklama, müvekkilin yeni bir tutum izlemesini gerektirecek olayları kendisine bildirme, hesap verme ve alınan şeyleri iade” gibi diğer bir kısım yükümlülükler sadakat yükümlülüğünden doğarlar.

3-Kusur

Hekimin hukuki sorumluluğu için önce kusurun varlığına bakılır. Gerek haksız fiil sorumluluğu gerekse de borca aykırılık hükümlerine göre he- kimin sorumlu tutulabilmesi için, onun hukuka aykırı eylemi yaparken kusurlu olması gerekir (TBK. m. 49/f.1; TBK. m. 112, 113, 97). Aradaki fark, borca aykırılık hükümlerine başvuran hastanın, alacaklının, borçlunun yani hekimin kusurunu ispat etmek zorunda olmamasıdır. Sorumluluk hukuku bakımından kusur, hukuk düzeni tarafından hoş görülmeyip kınanan bir davranış biçimidir. Başka bir söyleyişle, benzer durum ve şartlar altında bulunan kişilerden beklenen ortalama davranış biçimine uymayan, ondan sapan ve ayrılan davranış biçimikusur adını alır.

Meslek kusuru, bu konuda genellikle kabul edilen ve ilk olarak 1879 yılın- da Rudolf Virchow tarafından yapılmış bir tanımlamaya göre ise, “tıp ilminin genel olarak tanınan kurallarının kusurlu bir ihlalini” ifade eder. Yani, hekimin, tıp bilimi ve uygulamasında genel olarak tanınan kuralları gerekli dikkat ve ihtimam eksikliği nedeniyle nazara almaması, çiğnemesidir.

Türk doktrininde, “meslek kusuru” adı verilen hususun, genel anlamda kusurun çeşitlerinden “ihmal” kavramı içinde ele alınabilir. İhmal, borçlunun kendisiyle eşit statüde yer alan bir kişinin aynı hal ve şartlar altında göstereceği özeni göstermemesidir. Orta düzeyde, makul, sorumluluk bilincine sahip bir hekimin tıp bilimi ve uygulamasında genel olarak tanınıp kabul edilmiş kurallara uygun hareket etmesi asıldır.

Dolayısıyla, bu şekilde davranmayan, yani somut olayda örnek tipin davranışından ayrılan hekim kusurlu hareket etmiş olur. Örnek tipin davranışından sapmanın nedeni gerekli özenin gösterilmemesi olduğu için, kusurun türü de “ihmal“dir. Bu nedenle, “meslek kusru” adı altında özel bir kavram yaratılmamış olsaydı da, hekimi, aynı türdeki olaylar için genel esaslar çerçevesinde sorumlu tutmak mümkün olurdu.

Zira meslek kusuru başlığı altında toplanan olaylar, hekimin tıp bilimi ve uygulamasında genel olarak tanınıp kabul edilmiş esaslara aykırı her hareketi, objektif bir şekilde ele alıp değerlendirilirse “özen yükümlülüğünün ihlalinden başka bir şey değildir.” Meslek kusuru, özen yükümlülüğüne aykırı hareket eden hekimin bu davranışının, sorumluluğa esas teşkil etme bakımından kusurlu olduğunun tesbitidir.

4-Zarar

Hekimin hukuki sorumluluğunun temelinde zararın oluşması durumu vardır. Hekimin tazmin yükümlülüğünden söz edilebilmesi için, sözleşmesel yüküme aykırı eyleminden dolayı hastanın mutlaka bir zarara uğramış olması gerekir. Bilindiği gibi, zarar kavramı, hastanın kişisel ve/veya malvarlıksal değerlerinde tazmini gereken bir maddî veya manevî değer azalmalarını ya da kayıplarını ifade etmektedir.

Malvarlığının zarar verici fiil olmasa idi bulunacağı durumla fiil sonucu aldığı durum arasındaki fark zararı oluşturur. Sorumluluk ve tazminat hukuku bakımından, tazmin yükümüne konu bir zarardan söz edildiğinde, bundan, zarar görenin istemi dışında gerçekleşen ve onun bir hakkını ya da hukuken korunan değerini ihlâl eden eylem ya da olayların olumsuz birer sonucu anlaşılır. Bu anlamda olmak üzere, zararın farklı ayırım ölçütlerine da- yanan değişik türleri vardır. Örneğin, maddî zarar/manevî zarar; normatif zarar/gerçek (fiilî) zarar; kişisel zarar/nesnel zarar ayırımları gibi.

Hekimin, sözleşmeden doğan sorumluluğu sebebiyle tazminat yükümlüsü olarak kabul edilebilmesi için tıbbî bir meslek kusuru olarak görülen sözleşme- sel borca aykırı eyleminden dolayı hastasının kişi ve/veya mal varlıksal değerlerini azaltıcı bir sonuç doğmuş olmalıdır. Öte yandan, hastanın bireysel yönünü oluşturan psikolojik ve ruhsal değerlerinde manevî azalmalar yaratacak biçimde haksız ve kötü uygulamaları sebebiyle hekimin manevi tazminat yükümlüsü olması da mümkündür.

Örneğin, hekim, tedavi sürecinde ünlü hastasından edindiği gizli bilgileri hasta aleyhine açılan davalarda tanıklıktan kaçınma hak- kına sahip olduğu halde, sırf hastasına zarar vermek amacıyla bunları adli makamlara açıklamıştır. Bu durumda, hekim, sır saklama borcuna aykırı davranarak kişilik haklarını ihlâl ettiği hastasının manevi zarara uğramasından dolayı tazminat ödemekle yükümlü tutulur.

Aynı şekilde yanlışlıkla yapılan enjeksiyon sonucu siyatik sinirlerinin etkilenmesi sonucu felç olan kişinin ömür boyu yaşayacağı acı ve manevi ızdıraplar manevi zarara örnek olarak verilebilir. Hekimin hukuki sorumluluğu olduğu durumlarda manevi acılar da tazminat taleplerine dahil edilir.

5-İlliyet Bağı

Hekimin hukuki sorumluluğunun sözleşmeye dayalı olarak doğabilmesi için gerekli son bir koşul ise, hekimin sözleşmeden doğan edim yükümünü ihlâl eden kusurlu eylemi ile hastanın uğramış olduğu zararlı sonuç arasında uygun nedensellik (neden–sonuç) bağının kurulabilmesidir. Başka bir ifade ile hekimin hukuki sorumluluğu için kusurlu eylem sonucu zarar oluşmalıdır.

Uygun nedensellik bağının kurulması anlamında olmak üzere, hekimin tıbbî kusurlu eylemi, ortaya çıkan zararlı sonucun uygun nedeni veya zararın doğmasında belirleyici etken olarak kabul edilmelidir. Zira hukuksal illiyet ilişkisinin hiçbir biçime kurulamadığı ya da zorlayıcı bir sebep (mücbir sebep), üçüncü kişinin ağır kusuru veya zarar görenin ağır kusuru gibi nedenlerinden biriyle kesildiği durumlarda, hekimin hukuksal sorumluluğundan ve dolayısıyla tazmin yükümlülüğünden söz edilemez.

O halde, zarar, hekimin hukuki sorumluluğu için hekimin sözleşmeye aykırı ve kusurlu eyleminin uygun bir sonucu olmalıdır. Bu bağlamda, hekimin kusurlu eyleminin zararlı sonucun doğumu için gerekli zorunlu koşulu (etkileyici nedeni) oluşturması ve genel olarak da söz konusu zararın gerçekleşme olasılığını önemli ölçüde artırmış olması halinde uygun nedensellik bağı kurulmuş olur. Bu duruma bir Yargıtay kararında da yer verilmiştir. Buna göre, “Davacıların eşi ve annesi olan A’nın SSK Hastanesi hekimi olan davalıların ihmalleri sonucunda doğum yaparken bebeği ile birlikte vefat ettiği ileri sürülmekte …” şeklinde nedensellik bağını Yargıtay tespit etmiştir.

Hekimin hukuki sorumluluğuna ilişkin daha fazla ayrıntı için literatürdeki bu makalede yararlanılan Hekimin Hukuki Sorumluluğu başlıklı makaleyi tıklayarak okuyabilirsiniz.

HEKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞU DAVALARINDA SAĞLIK HUKUKU AVUKATI SEÇİMİ

HEKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞU DAVALARINDA SAĞLIK HUKUKU AVUKATI SEÇİMİ

Sağlık Hukuku ile ilgili mevzuat, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve Avukatlık Kanunu veya başka herhangi bir mevzuatta ‘sağlık hukuku avukatı’ adı altında özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Hekimin hukuki sorumluluğu ile ilgili tazminat davaları genel olarak malpraktis davası olarak nitelendirilmektedir.

Sağlık hukuku avukatı, genel adıyla malpraktis davaları olmak üzere, organ nakli, kısırlaştırmada (sterilzasyon), devlet hastanesinin ve özel hastanenin sorumluluğunda, hekime rücu davalarında, hekimin aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmemesinden kaynaklanan durumlarda, gelişen komplikasyonlarda, yanlış tıbbi müdahalelerde, hatalı estetik ameliyat davalarında, hekimin hukuki sorumluluğunun olduğu durumlarda ve işlemlerinde uzmanlaşmış veya çalışmalarını bu alanlara yoğunlaştırmış bir avukatı ifade eder. Anlatıldığı üzere tespiti zor olan HEKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞU DAVALARINDA SAĞLIK HUKUKU AVUKATI SEÇİMİ önemlidir.

ANKARA MALPRAKTİS AVUKATI DESTEĞİHEKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞU SAĞLIK HUKUKU AVUKATI SEÇİMİAnkara sağlık hukuku avukatı olarak hekimin hukuki sorumluluğunu net olarak tespit edilmesi, hastanelerin işleyişinin bilinmesi ve karmaşık sözleşme ile haksız fiil olaylarının kısa zamanda çözülmesinin önemini biliyoruz. Malpraktis davalarında hekimin hukuki sorumluluğuna ilişkin konularda bilgi almak için İletişim Bilgilerimiz’e tıklayarak bizi arayabilirsiniz. Bununla birlikte ofise gelmeden istediğiniz yerden görüntülü ve farklı şekilde iletişim kurmak ve bilgi almak için Online Danışmanlık Sistemimizden randevu alabilirsiniz.

Malpraktis davalarında hekimin hukuki sorumluluğu hususları dışında Sağlık Hukuku ile ilgili şu makalelerimiz de dava ve diğer süreçlerinizde size yardımcı olabilir:

 

Kaynak:

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

Yorum Yap